• 0 (312) 436 8088
  • makkarna@makkarna.com.tr

2010 GELİYOR


Düne kadar...
Kuruyemiş ve tombala
yılbaşı gecelerinin vazgeçilmez ikilisiydi.
Bayram sabahı el öperdik.
Ya bir şeker olurdu armağanımız ya da mendil içinde harçlık.
Kuru incir içine ceviz koyar, küçücük ellerimizle
Yafa portakalları soyardık yerli malı haftalarında.
Berberlerde ‘Akbaba’ okunur, kayışlarda çelik usturalar bilenirdi.
Arap Mabel çiğner, topaç çevirirdik sıcak öğleden sonraları
yukarı mahallelerde, mahalle mi kaldı?
Koskoca balina, kücücük yakaya nasıl girerdi bir türlü anlamazdık.
Çözemezdik sihirini masmavi çivitle bembeyaz çamaşır yıkamanın.
Radyo dinlerdik, ufkumuz genişlerdi.
‘Bak Bak Yüksek Kaldırım’daydı, bilirdik.
Hayat Mecmuası’nda Hikmet Feridun Es’le birlikte dünyayı dolaşırdık....
Pasaportsuz, vizesiz.
Türkiye’de 67 il vardı, Zonguldak’ta noktayı koyardık.
İş Bankası kumbaraları ilk tasarruftu, ilk mülkiyet.
Konkensiz kadın günleri yaşanırdı. El işleri, dantelalar örülürken
ince belli bardaklarda çay içilir, sohbet önce yakın çevreden başlar
sonra ülke sorunlarına geçilirdi.
Yemek; beyaz masa örtülerinin üzerinde, porselen tabaklarda yenirdi.
Komşu, sadece dilde değil, yürekte de vardı.
Evin küçük kızı komşuya gönderilir,
‘bir maniniz yoksa annemler bu akşam size gelecek’ denirdi.
Lacivert yaz akşamlarında açık hava sinemalarına ‘maaile’ gidilirdi.
İnsanlar daha mı az yorgundu ne? Otobüslerde büyüklere yer verilirdi.
Tekel Birası ve Bafra Maden delikanlılığa ilk merhabaydı.
Likör müydü ikram edilyen, zarif kristal kadehlerde?
Akide şekercilerimiz, macuncularımız,
Hacı Bekir ve Mahdumları şimdi nerede?
Yenice sigarasının ara kağıdında yapılırdı aylık bütçeler.
Kimliğini bir türlü canlandıramadığımız
–ve tabii bin türlü canlandırdığımız- Yuki ile şenlenirdi evler.
Kahve yüz gram alınırdı, her dem taze.
Kuruş, bir değerdi.
‘1 Lira’ vardı.
İskele meydanlarında ıstakoz sepeti ve çiroz asılırdı.
Her kış öncesi evlerde reçeller yapılır, turşular basılırdı.
Siyah okul önlükleri, beyaz kolalı yakalar geceden ütülenirdi.

Sevgileri, sevdaları ilden ile, gönülden gönüle taşırdı, kartlarımız, mektuplarımız.
Sokak aralarında patates, soğan çığlıkları yerine
yoğurtçu çıngırakları duyulurdu.
Ezanı hoparlörden dinlemez, dokuz kez düşünmeden söz söylemezdik.
Çocuklar oyun bile oynarlardı.
Toprağı saksıda değil, arsada ve bahçede tanırlardı.
Gemlik girişinde denizi görür şaşırırdık. Bir garip Orhan Veli’ye,
bir garip tabelayı çok gördük kaldırdık.
Çevre örgütleri boy göstermemişti henüz, çünkü çevre vardı.
10 Kasım’larda gazeteler siyah manşetle çıkar, fabrikalar sirenlerini çalardı.
Anayurt dört bir yandan çelik ağlarla örülürdü.
Ankara’yı ziyaret eden dostlar Anıtkabir’e götürülürdü.
Bildiğimiz en gizli şey, gizli pençe idi.
Fener alayları yapılırdı cadde cadde, sokak sokak.
Kucak kucak çiçek toplanırdı kırlardan anneler gününde.
Göğsümüz Cumhuriyet’in tunç siperiydi, Turan Güneş’lerimiz vardı.
“Yeni bir dünya kurulacak ve Türkiye o dünyadaki yerini alacak”tı.
İnanmıştık, inanırdık.

Geleceği, geçmişten kopmadan kuracağımızı sanırdık.
Düne kadar...

Yaşadığımız binlerce gerçek ve
kurduğumuz binlerce düş vardı.
Ve iki bin dokuz ve sonrasına
sadece bir avuç değer kaldı.

KAAN KÜCE

P.S yazıyı yazan dayım HÜSEYİN GÜVEN'e teşekkürler.

1992 de yazılmıştır.